LegalMind Blog

DEPREM SONRASI HUKUKİ SORUMLULUKLAR: MÜTEAHHİT, BELEDİYE, DEVLET

DEPREM SONRASI HUKUKİ SORUMLULUKLAR: MÜTEAHHİT, BELEDİYE, DEVLET

1. Giriş: Deprem Gerçeği ve Hukuki Sorumluluğun Temelleri

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla yüksek deprem riski taşıyan bir ülkedir. Bu durum, depremlerin yalnızca doğal bir afet olmanın ötesinde, insan kaynaklı ihmaller ve yetersiz önlemler sonucunda yıkıcı sonuçlar doğurabilen bir olgu olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Bu yazıda, deprem sonrası ortaya çıkan hukuki sorumlulukların temel kavramları, dayanakları ve genel çerçevesi incelenecektir.

1.1. Türkiye'nin Deprem Riski ve Afet Yönetimi Anlayışı

Türkiye coğrafyasının büyük bir kesiminin depremsellik potansiyeli taşıması, yapıların depreme dayanıklı yapılmasının idare tarafından sıkı tedbirlerle sağlanmasını bir ödev haline getirmektedir. Bu bağlamda, afet yönetimi sadece deprem sonrası müdahaleyi değil, deprem öncesi önleme, zarar azaltma ve hazırlık aşamalarını da kapsamaktadır.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), 2009 yılından bu yana afet yönetiminin merkezi yapılanması olarak görev yapmaktadır. AFAD'ın temel amacı ve görevi, afet öncesi hazırlık ve zarar azaltma, afet esnasında müdahale ve afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetim ve koordinasyonunu gerçekleştirmektir. Bu kurumsal yapılanma, Türkiye'nin afet algısında önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Başlangıçta depremler tamamen "mücbir sebep" olarak algılanabilirken, günümüzde yargı ve toplum nezdinde depremin kendisinin değil, olası sonuçlarının önlenebilir olduğu kabul edilmektedir. Bu durum, depremin bir kader olmaktan çıkıp, bilimsel gerçeklikler ışığında önlem alınması gereken bir olgu olarak görülmesine yol açmıştır. Bu algısal değişim, hukuki sorumluluğun kapsamını genişletmekte ve ilgili tüm aktörlere (devlet, belediyeler, müteahhitler) proaktif önlemler alma ve zararları en aza indirme konusunda daha yüksek bir yükümlülük yüklemektedir. Bu, sadece felaketlere reaktif bir şekilde yanıt vermek yerine, onları önlemeye yönelik bir yaklaşımın benimsenmesini zorunlu kılmaktadır.

1.2. Hukuki Sorumluluk Kavramları: Kusur, Kusursuz ve Müteselsil Sorumluluk

Hukuki sorumluluk, bir zararın meydana gelmesinden kimin sorumlu olduğunu belirleyen temel bir kavramdır. Bu bağlamda, farklı sorumluluk türleri bulunmaktadır:

● Kusur Sorumluluğu: Bir zararın ortaya çıkmasında failin hukuka aykırı ve kusurlu bir davranışının bulunması halinde doğan sorumluluktur. Müteahhitlerin haksız fiil sorumluluğu genellikle kusura dayanır.

● Kusursuz Sorumluluk: Failin kusuru olmasa dahi, belirli riskli faaliyetler veya durumlar nedeniyle zarardan sorumlu tutulmasıdır. Örneğin, Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 69 uyarınca yapı malikinin sorumluluğu ve TBK madde 116 uyarınca adam çalıştıranın sorumluluğu kusursuz sorumluluk halleridir.

● Müteselsil Sorumluluk: Birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olması durumunda, zarar görenin bu kişilerden herhangi birinden zararın tamamını talep edebilmesi halidir. Yapının müteahhidi, proje müellifi, yapı denetim kuruluşu gibi birden fazla sorumlu varsa, bu aktörler müteselsilen sorumlu tutulabilirler.

Müteselsil sorumluluk ilkesi, deprem mağdurları için stratejik bir avantaj sunmaktadır. Bir binanın birden fazla faktörün etkisiyle (örneğin, müteahhidin hatalı yapımı, belediyenin yetersiz denetimi, devletin gevşek düzenlemesi) yıkılması durumunda, zarar gören kişi zararın tamamını sorumlu taraflardan herhangi birinden talep edebilir. Bu durum, mağdurun yasal sürecini basitleştirmekte ve her bir tarafın kusur oranını önceden kesin olarak belirleme zorunluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Sorumlulukların kendi aralarındaki paylaşımları (rücu) daha sonra sorumlu tarafların kendi iç meseleleri haline gelmektedir. Bu hukuki mekanizma, depremzedelerin tazminat elde etme sürecini hızlandırarak, en kolay ulaşılabilir veya en güçlü mali yapıya sahip sanığı hedeflemelerine olanak tanır, böylece karmaşık çok taraflı davaların başlangıçtaki yükünü hafifletir.

1.3. İlliyet Bağı ve Sorumluluğu Kesen Haller

Hukuki sorumluluğun doğabilmesi için, meydana gelen zarar ile sorumlu tutulan kişinin fiili arasında uygun bir illiyet bağının bulunması şarttır. Ancak bazı durumlar bu illiyet bağını keserek sorumluluğu ortadan kaldırabilir veya azaltabilir:

● Mücbir Sebep: Deprem gibi öngörülemez ve önlenemez olaylar teorik olarak mücbir sebep olarak kabul edilebilir. Ancak Türkiye gibi aktif bir deprem kuşağında yer alan bir ülkede, depremin kendisi değil, deprem öncesinde alınmayan önlemler nedeniyle oluşan zararların mücbir sebep olarak kabul edilmemesi yönünde güçlü bir yargı eğilimi bulunmaktadır. Yargıtay, kaçınılmazlık boyutlarında olmayan şiddette gerçekleşen bir depremin mücbir sebep olarak kabul edilip, zararla illiyet bağını kestiğinin düşünülemeyeceği görüşündedir. Yargı, depremin kesin zamanının öngörülemez olduğunu kabul etmekle birlikte, depremin meydana gelmesinin ve potansiyel etkilerinin öngörülebilir olduğunu belirtmektedir. Bu, gerekli ve makul önlemlerin alınmamasının ihmal teşkil ettiğini ve bu tür ihmallerin neden olduğu zararların mücbir sebep kapsamında değerlendirilemeyeceğini ifade eder. Dolayısıyla, bir tarafın mücbir sebep savunmasını başarılı bir şekilde ileri sürebilmesi için, tüm gerekli ve makul önlemlerin çağdaş bilimsel ve teknik standartlara uygun olarak alınmış olmasına rağmen zararın yine de meydana geleceğini kanıtlaması gerekmektedir. Bu yaklaşım, depremle ilgili sorumluluk davalarında "mücbir sebep" savunmasının kapsamını önemli ölçüde daraltmakta ve tüm aktörlere (devlet, belediye, müteahhit) proaktif uyum ve hazırlık gösterme yükümlülüğü getirmektedir.

● Zarar Görenin Kendi Kusuru: Zarar görenin ağır kusuru (örneğin, binanın taşıyıcı kolonlarını kesmesi gibi) illiyet bağını keserek sorumluluğu tamamen ortadan kaldırabilir.

● Üçüncü Kişinin Kusuru: Zararın meydana gelmesinde üçüncü bir kişinin eyleminin belirleyici olması da illiyet bağını kesebilir.

1.4. Deprem Sonrası Tazminat Türleri

Deprem felaketi sonrası mağdurların uğradığı zararların telafisi için çeşitli tazminat türleri talep edilebilir:

● Maddi Tazminat: Bu tazminat türü, yaralanma, malvarlığı kaybı (yıkılan bina, eşyalar, taşıtlar), kazanç kaybı, tedavi masrafları ve kira mahrumiyeti gibi somut ekonomik zararların karşılanmasını amaçlar.

● Manevi Tazminat: Depremden etkilenen kişilerin yaşadığı üzüntü, acı, keder, ızdırap gibi psikolojik ve duygusal zararların bir nebze olsun hafifletilmesi amacıyla hükmedilir. Bu tazminatın belirlenmesi hâkimin takdir yetkisindedir ve bir zenginleşme aracı olarak kullanılmaması ilkesi gözetilir.

● Destekten Yoksun Kalma Tazminatı: Deprem sonucunda bir kişinin ölümü halinde, ölen kişinin hayattayken destek olduğu kişilerin (eş, çocuklar, anne-baba vb.) bu destekten mahrum kalmaları nedeniyle uğradıkları zararın tazminidir. Maddi tazminat kalemlerinin yanı sıra, manevi tazminat ve destekten yoksun kalma tazminatı gibi soyut ve geleceğe dönük zararların belirlenmesi, yargılamada özel zorluklar barındırmaktadır. Manevi tazminatın sübjektif doğası ve hâkimin takdirine bırakılması, destekten yoksun kalma tazminatının ise gelecekteki kazançlar, yaşam beklentisi ve bağımlılık gibi faktörlere dayalı karmaşık aktüeryal hesaplamalar gerektirmesi, bu kalemlerin mahkemelerde sıklıkla tartışılmasına yol açmaktadır. Bu durum, özellikle ağır travma veya can kaybı yaşanan durumlarda adil bir tazminatın belirlenmesi için uzman görüşlerine ve yargı içtihatlarına hâkim bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.

2. Müteahhitlerin Hukuki Sorumlulukları

Müteahhitler, bir yapının inşasından sorumlu olan temel aktörlerdir. Deprem sonrası yıkımlarda, müteahhitlerin sorumluluğu hem sözleşmesel yükümlülüklerinden hem de haksız fiil sorumluluğundan kaynaklanabilmektedir.

2.1. Sözleşmeden Doğan Sorumluluklar (Eser ve Satış Sözleşmeleri)

Müteahhit, binanın tekniğine uygun olmayan şekilde eksik ve kusurlu yapılmasından dolayı depremde oluşan zarardan sorumludur. Bu sorumluluk, müteahhidin yapı sahibi ile arasında kurduğu hukuki ilişkiye göre farklılık gösterebilir.

● Eser Sözleşmesi: Yapı sahibi ile müteahhit arasında bir eser sözleşmesi bulunuyorsa, müteahhit eseri sözleşmeye ve fen kurallarına uygun olarak teslim etmekle yükümlüdür. Yapının ayıplı olması halinde, Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 227 uyarınca alıcının dört seçimlik hakkı bulunmaktadır: satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme, aşırı masraf gerektirmiyorsa ücretsiz onarım isteme, imkân varsa ayıpsız benzeriyle değiştirme veya genel hükümlere göre tazminat talep etme.

● Satış Sözleşmesi: Müteahhit aynı zamanda binanın satıcısı konumundaysa, binanın ayıpsız olmasından sorumludur. Yapı yıkılmış veya ağır hasarlı hale gelmişse, alıcının sözleşmeden dönme hakkı saklıdır. Satıcı, doğrudan zararları gidermekten kusuru olmasa bile kurtulamaz; ancak dolaylı zararlardan kusuru olmadığını kanıtlayarak kurtulabilir.

Müteahhidin sorumluluğunun sözleşmesel ve haksız fiil kaynaklı olmak üzere iki yönlü olması, mağdurlar için önemli stratejik sonuçlar doğurur. Sözleşmesel sorumluluk, genellikle doğrudan zararlar için kusursuz sorumluluk ilkesini içerirken, haksız fiil sorumluluğu kusurun ispatını gerektirse de daha geniş bir zarar yelpazesini kapsayabilir. Bu çifte sorumluluk, mağdurlara, müteahhitle olan ilişkilerine (örneğin, ilk malik mi yoksa sonraki bir alıcı mı olduğu) ve talep edilen zararın niteliğine bağlı olarak farklı hukuki yollar izleme esnekliği sunmaktadır. Bu durum, dava stratejisinin belirlenmesinde kritik bir rol oynar.

2.2. Haksız Fiil Sorumluluğu

Müteahhitlerin kusurlu inşaat yapması, Türk Borçlar Kanunu'nun 49. ve 50. maddeleri uyarınca haksız fiilden doğan zararların giderilmesi talebinin temelini oluşturabilir. Müteahhit, yalnızca inşaat aşamasında değil, binanın tamamlanması ve kullanımı sırasında da binanın güvenliği ve dayanıklılığı gibi konularda herhangi bir sorun ortaya çıkması durumunda sorumludur. Yapı Denetim Kanunu kapsamında, yüklenici ve onu temsilen görevlendirilen şantiye şefi, yapım işlerindeki kusur ve hasardan dolayı müteselsilen sorumludurlar.

Müteahhidin doğrudan kusurunun yanı sıra, "adam çalıştıranın sorumluluğu" ilkesi de önemli bir sorumluluk kaynağıdır. Müteahhit, işlerini yaparken taşeron veya işçi gibi yardımcı kişiler kullanabilir. Eğer bu yardımcı kişilerin davranışları zarara sebep olmuşsa, müteahhidin kusuru olmasa dahi, TBK madde 116 uyarınca kusursuz sorumluluğu gündeme gelir. Bu durum, mağdurlar için sorumlu tarafların havuzunu genişletmekte ve doğrudan kusurun taşeronda veya işçide olması halinde bile ana müteahhide başvurma imkânı sunmaktadır. Bu ilke, müteahhidin tüm inşaat süreci üzerindeki genel sorumluluğunu pekiştirmekte ve işin kim tarafından fiilen yapıldığına bakılmaksızın nihai sorumluluğun müteahhide ait olduğunu vurgulamaktadır.

2.3. Yapı Denetimi Kanunu Kapsamındaki Yükümlülükler

4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, can ve mal güvenliğini teminen, imar planına, fen, sanat ve sağlık kurallarına, standartlara uygun kaliteli yapı yapılması için proje ve yapı denetimini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu kanun kapsamında müteahhitlerin ve diğer ilgili aktörlerin belirli yükümlülükleri bulunmaktadır:

● Müteahhit, ilgili fenni mesullerin denetimi olmaksızın inşaat ve tesisatlarına ilişkin yapım işlerini sürdüremez ve yetki belgesi olmayan usta çalıştıramaz.

● Yapı denetim kuruluşları, proje müelliflerince hazırlanan zemin ve temel raporları ile uygulama projelerini ilgili mevzuata göre incelemek, yapının ruhsat ve ekleri ile mevzuata uygun yapılmasını denetlemek, kullanılan malzemelerin standartlara uygunluğunu kontrol etmekle yükümlüdür.

● Şantiye şefi, yapı ruhsatının alınmasından yapı kullanma izin belgesinin alınmasına kadar yapım işine dair görevlidir. Malzeme ve işin niteliğine uygun makine ve ekipman kullanılmasını sağlar, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasını denetler.

● Yapı müteahhidi, şantiye şefi, proje müellifleri, yapı denetim kuruluşları ve laboratuvar görevlileri, yapının ruhsat ve eklerine, fen, sanat ve sağlık kurallarına aykırı, eksik, hatalı ve kusurlu yapılmış olması nedeniyle ortaya çıkan yapı hasarından dolayı yapı sahibi ve ilgili idareye karşı kusurları oranında müteselsilen sorumludurlar.

Bu durum, inşaat sektöründe karmaşık ve çok katmanlı bir sorumluluk ağı olduğunu göstermektedir. Müteahhit, proje müellifleri, şantiye şefleri ve bağımsız yapı denetim firmaları gibi birçok aktörün her birinin, Yapı Denetimi Kanunu gibi mevzuatlarla tanımlanmış belirli görevleri bulunmaktadır. Bu sistem, denge ve kontrol sağlamak üzere tasarlanmış olsa da, zincirin herhangi bir noktasındaki bir aksaklık felaketle sonuçlanabilir. Bu aktörler arasındaki müteselsil sorumluluk ilkesi, mağdurun her birinin kusurunu tam olarak belirlemesine gerek kalmadan herhangi birinden tam tazminat talep etmesine olanak tanır. Bu karmaşık sorumluluk ağı, kâğıt üzerinde sağlam görünse de, uygulamada hesap verebilirliğin dağılmasına yol açabilir. Bir afet meydana geldiğinde, tüm tarafların müteselsilen sorumlu tutulabilmesi mağdurun tazminat yolunu basitleştirirken, sorumlu taraflar arasında iç rücu süreçleri için titiz bir soruşturma ve bilirkişi raporları gerektirmektedir. Bu karmaşıklık, çoğu zaman sanıklar arasında uzun süreli hukuki mücadelelere yol açmaktadır.

2.4. Sorumluluk Süreleri ve Zamanaşımı

Deprem sonrası hukuki süreçlerde, sorumluluk süreleri ve zamanaşımı hükümleri büyük önem taşımaktadır:

● Yapı Denetim Kanunu'na Göre: İlgili kişilerin sorumluluk süresi, yapı kullanma izninin alındığı tarihten itibaren, yapının taşıyıcı sisteminden dolayı on beş yıl, taşıyıcı olmayan diğer kısımlarda ise iki yıldır.

● Haksız Fiile Dayanan Tazminat Davaları İçin: Zararın öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren on yıldır. Ancak, fiil aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, Türk Ceza Kanunu'ndaki ceza zamanaşımı süreleri uygulanır. Örneğin, olası kastla öldürme halinde 20 yıl, bilinçli taksirle öldürme halinde 15 yıldan az olamaz.

● Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'a Göre: Ayıp, ağır kusur veya hile ile gizlenen durumlarda zamanaşımı hükmü uygulanmaz. Bu durumda ev sahibi herhangi bir süre kısıtlamasına tabi olmaksızın zararını müteahhitten tazmin edebilir.

2.5. Cezai Sorumluluk (Taksir ve Olası Kast)

Depremde yıkılan binalarda müteahhitlerin cezai sorumluluğu, genellikle taksirle ölüme veya yaralanmaya neden olma suçları kapsamında değerlendirilir. Müteahhidin eylemi nedeniyle birden fazla kişinin ölümüne veya yaralanmasına sebep olmuşsa, iki ile on beş yıl aralığında cezaya hükmedilebilir.

Cezai sorumlulukta "taksir" (ihmal) ile "olası kast" arasındaki ayrım kritik öneme sahiptir. Olası kast, failin olayın sonucunu doğrudan istemese de, sonucun öngörülebilir olması nedeniyle kayıtsız kalması durumunda gerçekleşir. Bu, ihmali davranışta başkalarının hayatını tehlikeye atacak tedbirlerin alınmamış olması durumunda gündeme gelebilir. Olası kastla işlendiğinin kabulü halinde cezanın alt sınırı 20 yıla çıkabilir. Bu hukuki ayrım, müteahhitler için güçlü bir caydırıcı etki yaratmaktadır. Bilinçli olarak standart dışı malzeme kullanma, güvenlik yönetmeliklerini göz ardı etme veya inşaat kalitesinden ödün verme gibi eylemlerin, depremde bina çökmesi ve can kaybı gibi öngörülebilir sonuçlara yol açabileceği bilindiği halde bu sonuçlara kayıtsız kalınması, basit ihmalden daha ağır bir sorumluluğa yol açar. Bu durum, özellikle sismik olarak aktif bir bölgede inşaat sektöründe daha yüksek bir hesap verebilirlik talebini yansıtmaktadır.

3. Belediyelerin Hukuki Sorumlulukları

Belediyeler, yerel yönetimler olarak imar planlaması, ruhsatlandırma ve yapı denetimi gibi kritik görevleriyle deprem güvenliğinde önemli bir rol oynarlar. Bu görevlerdeki ihmalleri, deprem sonrası hukuki sorumluluklarına yol açabilir.

3.1. İmar Planlama ve Ruhsatlandırma Sürecindeki Görev ve İhmaller

Belediyeler, imar planına uygun yapılaşmanın denetiminden sorumludur. İmar Kanunu'na göre yapıya kat, inşaat ve oturma izni veren ya da imara ve iskana açılmaması gereken alanı imara açan yerel yönetimler sorumludur. Danıştay, deprem riski bulunan alanların bilimsel belirlemeler uyarınca tespit edilerek, bu belirlemelerin imar planlarına yansıtılması açısından idarenin sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Bu, belediyelerin deprem tehlikesi olan yerlere bina yapılmasını önlemesi, zorunluluk halinde ise yapıların depreme dayanaklı yapılmasını sağlaması gerektiği anlamına gelir.

Belediyelerin sorumlulukları, sadece mevcut binaların denetimi gibi reaktif uygulamaların ötesine geçerek, imar planlaması ve bölgelendirme gibi proaktif görevleri de kapsamaktadır. Yüksek riskli alanların yapılaşmaya açılması veya güncel sismik verilerin imar planlarına entegre edilmemesi gibi durumlar, gelecekteki afetler için zemin hazırlamaktadır. Danıştay'ın "bilimsel belirlemeler uyarınca tespit" vurgusu, kanıta dayalı, önleyici planlamanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu durum, belediyelerin sismik riskleri göz ardı edemeyecekleri anlamına gelir; aksine, bilimsel verileri aktif olarak değerlendirmeleri ve planlama kararlarına dahil etmeleri beklenir. Bu tür bir ihmal, "hizmet kusuru" teşkil ederek sorumluluğa yol açabilir.

3.2. Yapı Denetimi ve Kontrol Yükümlülükleri

Belediyeler, yapıların imar, genel yerleşme ve çevre koşullarına uygunluğunun denetimini yürütmektedir. Yapı kontrol birimleri aracılığıyla binalarda gözle görülür olumsuz durumların tespiti için inceleme yapar ve İmar Kanunu gereği can ve mal emniyeti açısından risk oluşturan binaları tespit eder. İdarenin denetim görevini yerine getirmemesi veya yapı denetim kuruluşlarına kanunda belirtilen şartlar sağlanmadan izin verilmesi, idarenin hukuka aykırı işlemini oluşturur. Deprem meydana geldiği takdirde denetim yükümlülüğünü yerine getirmeyen idare sorumlu olacaktır. Belediyeler ayrıca, yetersizlikleri tespit etmek için düzenlenen denetim raporlarına göre riskli binaların restore edilmesi veya yeniden tasarlanması gibi hizmetleri sunmalıdır.

Yapı Denetimi Kanunu (4708 sayılı Kanun) ile doğrudan denetim yükünün özel yapı denetim kuruluşlarına devredilmiş olmasına rağmen, belediyelerin önemli bir denetim ve nihai sorumluluğu devam etmektedir. Belediyeler, bu firmalara lisans verme, sundukları belgeleri kabul etme ve yaptırım uygulama gibi görevlere sahiptir. Eğer belediye bu denetim görevini yerine getirmez veya esasen hatalı olan planları onaylarsa, yine de sorumlu tutulabilir. Bu durum, hesap verebilirlik zincirinde karmaşık bir yapı oluşturmaktadır. Özel denetim firmalarının varlığı, belediyeyi sorumluluktan tamamen kurtarmaz; aksine, doğrudan denetim görevini bir denetim ve düzenleme görevine dönüştürür. Bu denetim rolündeki bir aksaklık veya uygunsuz planların başlangıçtaki onayı, yine bir "hizmet kusuru" teşkil ederek belediyeyi depremle ilgili davalarda önemli bir sanık haline getirebilir. Bu, sağlam bir düzenleyici çerçevenin ve bunun titizlikle uygulanmasının önemini vurgulamaktadır.

3.3. 6306 Sayılı Kanun (Kentsel Dönüşüm) Kapsamındaki Rolü

6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun", afet riskini giderebilmek için kentsel dönüşüm yapılmasını öngörmektedir. Kanunun temel amacı, afet öncesinde dönüşümün sağlanması ve tehlikelerin bertaraf edilmesidir. Belediyeler, riskli alan tespiti talebinde bulunabilir ve kentsel dönüşüm süreçlerinde aktif rol oynar. Kanun, riskli yapıların tespiti, tahliyesi ve yeniden inşası gibi süreçleri düzenlemektedir. Riskli yapıların yıktırılmasında öncelikli olarak malikler ile anlaşma yoluna gidilmesi, bu mümkün olmazsa idari yoldan yıkım işlemlerini yaptırma yetkisi idareye aittir. Ayrıca, tahliye süresi içinde elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinin kesilmesi istenebilir ve ilgili kamu kurumları bu talepleri yerine getirmek zorundadır.

6306 sayılı Kanun, Türkiye'nin afet yönetimi yaklaşımında önemli bir değişimi temsil etmektedir; bu, öncelikle reaktif önlemlerden (afet sonrası yardım) kentsel dönüşüm yoluyla proaktif hafifletmeye geçişi ifade eder. Belediyeler, riskli alanları belirleme, yıkımı başlatma ve yeniden yapılanmayı denetleme gibi bu sürecin merkezinde yer almaktadır. Bu yasayı, özellikle yüksek riskli yapıların belirlenmesi ve dönüştürülmesinde etkin bir şekilde uygulayamamaları, gelecekteki afetlere karşı savunmasızlığa doğrudan katkıda bulunmaktadır. Bu durum, belediyelere, güvenli olmayan kentsel alanları dönüştürerek gelecekteki afetleri aktif olarak önleme konusunda güçlü bir pozitif yükümlülük yüklemektedir. Bu tür bir eylemsizlik, özellikle sonraki depremlerde can veya mal kaybına yol açtığında, kentsel dönüşümle ilgili görevlerin yerine getirilmemesi temelinde yeni hukuki iddialara yol açmaktadır.

3.4. Afet Öncesi ve Sonrası Hizmet Kusuru

Deprem önlenemese bile, gerekli çalışma, araştırma, kontrol ve denetlemelerin yapılarak meydana gelecek zararların azaltılması mümkündür. Aksi takdirde, "hizmet kusuru" ilkesiyle idarenin sorumluluğuna gidilebilir. Zarar görenin veya üçüncü kişinin davranışları, zararın ortaya çıkmasında veya artmasında etkili olmuşsa, idarenin sorumluluğu duruma göre azalmakta ya da tamamen ortadan kalkmaktadır.

"Hizmet kusuru" kavramı, Türk idare hukukunun temel taşlarından biridir ve devlet ile belediyelerin sorumluluğunu geniş bir temele oturtmaktadır. Bu kusur, hizmetin kötü, geç veya hiç yapılmamasından kaynaklanabilir. Depremler bağlamında bu, imar planlaması, bölgelendirme, ruhsatlandırma, denetim ve hatta afet sonrası müdahale süreçlerindeki aksaklıklara işaret eder. Danıştay kararları, depremin doğal bir olgu olmasına rağmen, sonuçlarının genellikle idari önlemlerin alınmamasından kaynaklanan hizmet kusuruyla ağırlaştığını sürekli olarak vurgulamaktadır. Bu durum, mağdurların, kamu görevlilerinin kasıtlı eylemlerini veya ağır ihmallerini kanıtlamak zorunda kalmadan, kamu hizmetinin (örneğin, güvenli binaların sağlanması, etkili afet yönetimi) yetersiz olduğunu ve bunun zararlarına yol açtığını iddia edebilmeleri anlamına gelir. Bu ilke, doğrudan bireysel kusurun tespitinin zor olabileceği karmaşık bürokratik sistemlerde hesap verebilirliği sağlamak için hayati öneme sahiptir.

3.5. İdari Yargıdaki Sorumluluk Esasları

Belediye ve bakanlık aleyhine açılan davalar, idare mahkemesinde "tam yargı davası" şeklinde açılmalıdır. Dava açmadan önce ilgili idareye başvurulması gerekir. Zararı öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde olumsuz eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. İdare, başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse, başvuru reddedilmiş kabul edilerek, bu sürenin bittiği tarihten itibaren 60 gün içinde dava açılabilir. Red kararı tebliğ edilirse, tebliğden itibaren 60 gün içinde dava açılmalıdır.

Mağdurlar için önemli bir usul karmaşıklığı, yargı yetkisi ayrımıdır: müteahhitler ve diğer özel taraflara (mimar, mühendis gibi) karşı açılan davalar genellikle adli yargıda (Asliye Hukuk veya Tüketici Mahkemesi) görülürken, belediyeler ve devlete karşı açılan davalar idari yargıda (İdare Mahkemesi) görülmektedir. Bu durum, tek bir deprem olayının neden olduğu zararlar için farklı mahkeme sistemlerinde birden fazla, paralel dava açılmasını gerektirebilir. Her yargı kolunun kendine özgü usul kuralları, zaman çizelgeleri ve delil gereklilikleri bulunmaktadır. Örneğin, idari yargı genellikle "hizmet kusuru" ilkesini uygular ve dava öncesi idari başvuru gibi özel usul şartları içerir. Bu yargısal ayrım, mağdurlar için önemli usul engelleri yaratabilir, dava süreçlerinin karmaşıklığını, maliyetini ve süresini artırabilir. Bu durum, farklı hukuki yolları doğru bir şekilde takip etmek ve idari başvurular ile sıkı zaman aşımı sürelerine uyum sağlamak için uzman hukuki danışmanlığın gerekliliğini vurgulamaktadır.

4. Devletin Hukuki Sorumlulukları

Devlet, bir sosyal hukuk devleti olarak vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlama konusunda en üst düzeyde sorumluluk taşır. Depremler karşısında bu sorumluluk, mevzuat oluşturmaktan afet yönetimine, altyapıdan insan haklarının korunmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

4.1. Afet Yönetimi ve Koordinasyon (AFAD'ın Görev ve Yetkileri)

AFAD, afet öncesi hazırlık ve zarar azaltma, afet esnasında müdahale ve afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetim ve koordinasyonunu gerçekleştirmekle görevlidir. AFAD, Türkiye'deki afet ve acil durumlar için kapsamlı stratejiler geliştirir, eğitim ve bilinçlendirme programları düzenler, koordinasyon ve iş birliği sağlar, acil durum planları hazırlar ve müdahale süreçlerini yönetir. Her ilde valiye bağlı İl Afet ve Acil Durum Müdürlükleri bulunmakla beraber, AFAD'a bağlı Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlükleri de faaliyet gösterir.

AFAD'ın 2009 yılında kurulmasıyla afet yönetimi tek bir çatı altında merkezileştirilmiş ve daha iyi koordinasyon hedeflenmiştir. Ancak, 6 Şubat 2023 depremleri gibi büyük afetlerde, bu merkezileşmenin bazı sorunlara yol açtığı gözlemlenmiştir. Özellikle ilk 72 saatte AFAD'ın müdahalesinde yetersizlikler ve yerel düzeyde yeterli özerklik veya kapasite eksikliği dile getirilmiştir. Bu durum, merkezileşmenin teorik faydaları ile geniş çaplı afetlerde hızlı, merkezi olmayan müdahalenin pratik gerçekleri arasında potansiyel bir gerilimi ortaya koymaktadır. Gelecekteki davalarda hukuki inceleme, AFAD'ın sadece sorumluluğunun olup olmadığına değil, aynı zamanda yapısının ve operasyonel modelinin, geniş çaplı ve çok illi afetlerde bu sorumlulukları etkin bir şekilde yerine getirme kapasitesine sahip olup olmadığına odaklanabilir. Bu durum, afet yönetimi politikalarında ve dolayısıyla devletin sorumluluğunun belirlenmesinde merkezi kontrol ile güçlendirilmiş yerel müdahale arasındaki optimal dengenin yeniden değerlendirilmesine yol açabilir.

4.2. Mevzuat Oluşturma ve Uygulama Sorumluluğu

Devlet, depreme dayanıklılığı artırmak ve ölüm neticelerini azaltmak için sürekli girişimlerde bulunmak mecburiyetindedir. Mevcut yasal çerçeveye rağmen, Türkiye'de tekrarlayan yıkıcı deprem etkileri, sağlam yasaların varlığı ile bunların tutarlı ve etkin bir şekilde uygulanması ve denetlenmesi arasındaki sürekli boşluğu ortaya koymaktadır. Devletin sorumluluğu sadece yasa çıkarmakla sınırlı değildir; aynı zamanda mevcut düzenlemelerin yeterince uygulanmasını, uygun denetimlerin yapılmasını ve bilimsel ilerlemeler doğrultusunda standartların güncellenmesini sağlamayı da içerir. Bu durum, hukuki iddiaların genellikle yasama eksikliğinden ziyade, yürütme eksikliğine, yani yönetişim ve denetimdeki sistemik zayıflıklara odaklanacağını göstermektedir.

4.3. Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Politikaları

Devlet, sağlam konutlar oluşturmak, binaların depreme dayanıklı hale getirilmesi ve afet sonrası planlamaya daha fazla önem vermek gibi görevlerden sorumludur. Riskli alanlarda kentsel dönüşümlerin en kısa sürede tamamlanması ve mevcut binaların olası depremlere karşı güçlendirilmesi devletin önemli görevlerindendir. 6306 sayılı Kanun kapsamında devlet destekli krediler ve kira yardımları gibi finansal destekler sağlanmaktadır.

Devletin altyapı ve kentsel dönüşüm sorumluluğu (6306 sayılı Kanun), sadece mevcut güvenliği değil, aynı zamanda geçmişteki yetersiz inşaat ve planlamadan miras kalan riskleri azaltmayı da içermektedir. Bu, devletin, kentsel gelişimdeki tarihsel başarısızlıkların bir yükünü taşıdığı ve bunun büyük ölçekli, devam eden kentsel dönüşüm projeleri ihtiyacı olarak ortaya çıktığı anlamına gelir. Bu dönüşümlerin etkin bir şekilde hızlandırılamaması, gelecek nesillerin daha az katı veya kötü uygulanan düzenlemelerle inşa edilmiş yapılardan kaynaklanan risklerle yüzleşmeye devam edeceği anlamına gelmektedir. Bu durum, devlet için uzun vadeli, sistemik bir sorumluluğu vurgulamaktadır. Davalar, devletin mevcut "riskli yapı stokunu" yeterince ele alamamasını giderek daha fazla hedefleyebilir; bu da geçmiş politika veya uygulama eksikliklerinin doğrudan bir sonucudur. Bu, kentsel dönüşüme sürekli siyasi irade ve mali taahhüdün gerekliliğini vurgulamaktadır, çünkü eylemsizliğin hukuki ve insani maliyetleri çok büyük ve birikimlidir. 

4.4. İnsan Hakları Bağlamında Pozitif Yükümlülükler

Anayasa'nın 17. maddesi yaşam hakkını, 56. maddesi ise sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını güvence altına alır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), yaşam hakkı bakımından devletin pozitif yükümlülüğünü vurgulamıştır: bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden korumak, yasal ve idari çerçevenin gereği gibi uygulanmasını sağlamak. Uluslararası hukuk kapsamında devletlerin, kendi ülkelerindeki insanları ve mülkleri tehlikelerden koruma ve afet riskinin azaltılmasına yüksek öncelik verme sorumluluğu vardır.

İnsan haklarının (yaşam hakkı, sağlıklı çevrede yaşama hakkı, barınma hakkı) devletin sorumluluğu için bir temel olarak açıkça belirtilmesi, depremle ilgili iddiaları sadece mal hasarı veya ihmalden öteye taşımaktadır. Bu durum, devletin görevlerini vatandaşlarının en temel haklarını korumaya yönelik temel yükümlülükler olarak çerçeveler. Bu, afet hazırlığı, azaltma veya müdahaledeki başarısızlıkların insan hakları ihlalleri olarak görülebileceği anlamına gelir. Bu perspektif, devlete karşı açılan davalara güçlü bir ahlaki ve hukuki boyut katmaktadır. Devletin rolünün sadece düzenleyici veya idari değil, temel insan onuru ve güvenliğini korumakla içsel olarak bağlantılı olduğunu vurgular. Bu durum, yargı yorumunu etkileyebilir ve mahkemeleri daha mağdur odaklı bir yaklaşım benimsemeye ve devletin eylemlerini (veya eylemsizliklerini) insan hakları standartlarına göre daha titizlikle incelemeye itebilir.

4.5. Kusursuz Sorumluluk İlkesi ve Mücbir Sebep Tartışması

İdarenin sorumluluğu hem kusur sorumluluğu hem de kusursuz sorumluluk esasına dayanabilir. Anayasa'nın 125. maddesi, idarenin eylem ve işlemlerinde kusur şartı belirtilmeksizin sorumlu olduğunu düzenler. Deprem, sorumluluk hukuku bakımından mücbir sebep kavramını çağrıştırsa da, Türkiye gibi deprem kuşağında olan bir ülkede depremin mücbir sebep olarak kabul edilmesi hakkaniyete aykırı durumların oluşmasına neden olacağından, Yargıtay ve Danıştay, depremin önlenemez bir doğa olayı olmasına rağmen, idarenin gerekli önlemleri almaması durumunda meydana gelen zararlardan sorumlu olacağını kabul etmektedir. "Mücbir sebep"in geleneksel tanımı öngörülemezlik ve kaçınılmazlığı içerir. Ancak, Türkiye'nin bilinen sismik aktivitesi bağlamında, yargı (Danıştay, Yargıtay) tutarlı bir şekilde, büyük bir depremin kesin zamanının öngörülemez olmasına rağmen, meydana gelmesinin ve potansiyel etkilerinin öngörülebilir olduğunu karara bağlamıştır. Bu nedenle, "öngörülebilir ve önlenebilir önlemlerin" (örneğin, bina yönetmeliklerinin uygulanması, uygun imar planlaması, mevcut yapıların güçlendirilmesi) alınmaması, "kaçınılmaz" doğal olayı, insan ihmalinden kaynaklanan veya ağırlaşan "öngörülebilir bir felakete" dönüştürmektedir. Bu hukuki evrim, devletin tüm makul ve bilimsel olarak tavsiye edilen önlemlerin alındığını kanıtlama yükümlülüğünü ağırlaştırmaktadır. Bu durum, devletin "mücbir sebep" savunmasını kullanarak sorumluluktan kaçmasını önemli ölçüde zorlaştırmakta ve vatandaşlarını korumaya yönelik pozitif yükümlülüklerini pekiştirmektedir.

4.6. Afet Sonrası Müdahale ve İyileştirme Faaliyetleri

Devletin sorumluluğu, yıkılan binaların yeniden inşa edilmesi ve yaralıların tedavisinin sağlanması gibi temel ihtiyaçları karşılamak için sorumluluk almaktadır. Afet sonrası iyileştirme ve yeniden yapılandırma çalışmalarının amacı, afetten etkilenenlerin ve afet bölgesindeki ekonomik ve toplumsal yaşamın afetten önceki normal duruma, hatta daha gelişmiş bir duruma getirilmesidir. AFAD, afet sonrası dönemde yeniden inşa ve rehabilitasyon çalışmalarını da yönetir. Hasar tespiti, geçici iskân, hak sahiplerinin tespiti, yeni yerleşim yerlerinin temini ve planlaması, kalıcı konutların yapımı ve hak sahiplerine teslimi gibi hükümler 7269 sayılı Kanun'da yer almaktadır.

Devletin sorumluluğu, afetleri önlemenin ötesine geçerek, acil müdahale (arama kurtarma), geçici barınma, hasar tespiti, yardım için uygunluk belirleme ve uzun vadeli yeniden yapılanma ve rehabilitasyon dahil olmak üzere kapsamlı bir afet sonrası görevler dizisini içermektedir. Bunlar sadece isteğe bağlı yardım eylemleri değil, genellikle insan hakları ilkelerine dayanan yasal olarak zorunlu yükümlülüklerdir. Bu geniş kapsam, mağdurların sadece çöken binalardan kaynaklanan zararlar için değil, aynı zamanda yetersiz arama kurtarma, gecikmiş yardım veya verimsiz yeniden yapılanma çabaları gibi afet sonrası yönetim zincirindeki aksaklıklar için de yasal işlem başlatabileceği anlamına gelir. Bu durum, devlete karşı idari davalar için potansiyel gerekçeleri genişletmekte ve etkili ve zamanında afet müdahalesi ve iyileşmesinin önemini vurgulamaktadır.

5. Deprem Sonrası Hukuki Süreçler ve Tazminat Davaları

Deprem sonrası zarara uğrayanların hukuki yollara başvurabilmesi için belirli süreçleri takip etmeleri ve kanuni süreleri gözetmeleri gerekmektedir. Bu bölümde, delil toplama, dava açma ve tazminat belirleme süreçleri ele alınmaktadır.

5.1. Hasar Tespiti ve İtiraz Süreçleri

Deprem hasar tespiti, meydana gelen depremin yapılara verdiği hasarın değerlendirilmesidir. Hasar durumu AFAD veya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından belirlenir. Taşınmazlarla ilgili beş farklı derecede hasar tespit raporu düzenlenmektedir: Hasarsız, Az Hasarlı, Orta Hasarlı, Ağır Hasarlı, Yıkık. Hasar tespitine itirazda bulunmak isteyen bireyler, 15 gün içerisinde ilgili valiliğe veya e-Devlet üzerinden başvuru yapabilirler. İtiraz reddedilirse, idare mahkemesinde dava açılabilir.14 Deprem hasar tespit raporu, depremzedelere tanınan haklar açısından önem arz eder ve açılan davalarda önemli bir delil teşkil eder.

Resmi hasar tespit raporu, herhangi bir hukuki işlem veya yardım talebi için kritik ilk adımdır. Raporun sınıflandırması (örneğin, "az hasarlı" veya "ağır hasarlı"), devlet desteğine uygunluğu doğrudan belirler ve sonraki davalarda birincil delil niteliği taşır. İtiraz için tanınan kısa 15 günlük süre, mağdurların hızlı hareket etmesi ve durumlarını doğru bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu süreç, tüm sonraki hukuki ve yardım süreçleri için bir geçit görevi görür. Bu ilk değerlendirmedeki herhangi bir hata veya eksiklik, mağdurun tazminat arama yeteneğini ciddi şekilde olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, hasar kategorilerini ve itiraz sürecini anlamak, etkilenen bireyler için hayati önem taşımaktadır.

Aşağıdaki tablo, deprem hasar tespit raporu kategorilerini ve hukuki sonuçlarını özetlemektedir:

Tablo 1: Deprem Hasar Tespit Raporu Kategorileri ve Hukuki Sonuçları

metin, ekran görüntüsü, menü, yazı tipi içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

5.2. Dava Açma Süreleri ve Yetkili Mahkemeler (Adli Yargı vs. İdari Yargı)

Deprem sonrası hukuki süreçlerde, doğru mahkemeye doğru zamanda başvurmak esastır:

● Zamanaşımı Süreleri:

○ Yapı Denetimi Hakkında Kanun'a dayanan davalar için: Yapının taşıyıcı sistemi için 15 yıl, taşıyıcı olmayan diğer kısımları için 2 yıl olup, bu süre yapı kullanma izninin alınmasından itibaren işlemeye başlar.

○ Haksız fiile dayanan tazminat davaları için: Zararın öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren 10 yıldır. Fiil aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, ceza zamanaşımı süreleri uygulanır (örn. olası kastla öldürme: 20 yıl, taksirle öldürme: 15 yıl).

○ İdareye karşı açılacak davalar için: Zararın öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halde olayın meydana geldiği tarihten itibaren 5 yıl içinde idareye başvuru zorunluluğu vardır. İdarenin cevabına veya 30 günlük zımni red süresinin dolmasına müteakip 60 gün içinde dava açılabilir.

○ DASK aleyhine açılan tazminat davalarında: Zamanaşımı süresi deprem tarihinden değil, sigorta poliçesinin süresinin bitiminden itibaren iki yıldır.

● Yetkili Mahkemeler:

○ Müteahhitlere, proje müelliflerine, yapı denetim kuruluşlarına karşı açılacak maddi ve manevi tazminat davaları adli yargıda (Asliye Hukuk Mahkemesi veya Tüketici Mahkemesi) görülür.

○ Kiracının ev sahibine karşı açacağı tazminat davası Sulh Hukuk Mahkemesi'nde görülür.

○ Belediyelere, AFAD'a, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na karşı açılacak tazminat (tam yargı) davaları idari yargıda (İdare Mahkemesi) görülür.

Özel tüzel kişiler (müteahhitler, malikler) ile kamu tüzel kişileri (belediyeler, devlet) arasındaki yargı yetkisi ayrımı, mağdurlar için önemli bir usul karmaşıklığı yaratmaktadır. Tek bir deprem olayı, mağdurların farklı mahkeme sistemlerinde ayrı hukuki süreçler başlatmasını gerektirebilir. Bu durum, sadece usulsel bir farklılık değil, aynı zamanda hukuki ilkeler, delil kuralları ve zaman çizelgelerinde de temel bir ayrım anlamına gelir. Örneğin, idari mahkemeler genellikle "hizmet kusuru" ilkesini uygular ve dava öncesi idari başvuru gibi özel usul şartları içerir. Bu yargısal parçalanma, mağdurlar için önemli usul engelleri oluşturabilir, hukuki maliyetleri ve genel çözüm sürelerini artırabilir. Bu durum, bu farklı hukuki yolları doğru bir şekilde takip etmek ve belirli usul gerekliliklerine, özellikle de dava öncesi idari başvurulara ve sıkı son başvuru tarihlerine uymak için uzman hukuki danışmanlığın gerekliliğini vurgulamaktadır.

5.3. Delil Tespiti ve Bilirkişi Raporlarının Rolü ve Sınırları

Zararın tazmini talebiyle açılan davalarda, ispat yükü zarar gördüğünü iddia eden kişinin üzerindedir. Hak kaybına uğranılmaması için mümkün olan en kısa sürede delil tespiti yapılmasının sağlanması gerekmektedir. Deprem sonrası yapıda oluşan hasarların delillendirilmesi açısından, mümkün olması durumunda görüntü kaydı oluşturulması, enkaz kaldırma işlemleri sonrası delillerin kaybolmaması açısından önemlidir.

Binaların yıkılmasına yol açan hususların tespiti ve kusur oranlarının belirlenmesi için konusunda uzman bilirkişilerden gerekçeli, açıklamalı, denetime elverişli rapor alınması gerekir. Bilirkişi heyeti genellikle mimar, inşaat mühendisi, jeoloji mühendisi, harita mühendisi ve jeofizik mühendislerinden oluşur. Bilirkişi raporları, yapının onaylanmış projelere uygun yapılıp yapılmadığı, zemin etüdü, malzeme kalitesi, taşıyıcı sistemin durumu gibi teknik konuları inceler.

Bilirkişi raporları, yapısal bütünlük, malzeme kalitesi ve bina yönetmeliklerine uygunluk gibi teknik konularda delil sağlamak için vazgeçilmezdir. Bunlar, hasarın ve potansiyel kusurların gerçek temelini oluşturmak için hayati öneme sahiptir. Ancak, bilirkişi raporlarının önemli bir sınırlaması bulunmaktadır: bilirkişiler, münhasıran hâkimin yetkisinde olan kusurluluk konusunda (asli/tali kusurlu, yüzdelik kusur oranı) herhangi bir değerlendirme yapamazlar. Kusur oranlarının belirlenmesi teknik değil, hukuki bir konudur ve bu, hâkimin görevidir. Bilirkişiler bunu yaparsa hâkimin yerine geçmiş olurlar. Bu ayrım, hukuki strateji için hayati öneme sahiptir. Kapsamlı bir bilirkişi raporu teknik eksiklikleri detaylandırırken, avukatların raporun teknik kapsamına bağlı kalmasını ve hukuki sonuçlara girmemesini sağlaması gerekir. Bu durum, yargılama sürecinde teknik uzmanlar ile hukuk profesyonelleri arasındaki iş bölümünün hassas dengesini ve hâkimin nihai hukuki sorumluluğu belirleme yetkisinin korunmasının önemini vurgulamaktadır.

5.4. Zarar Miktarının Belirlenmesi ve Tazminat Hesaplaması

Tazminat hesaplamasında, yıkılan taşınmazın rayiç bedeli dikkate alınmakla birlikte, taşınmazın rayiç değerinden zarar görenin sahibi olduğu arsa payı değerinin düşülmesi gerekir. Enkaz altında kalan eşyanın ve buna bağlı maddi zararın tespiti mümkün olmayabilir; bu durumda hâkim TBK 50/2 hükmünü uygulayarak yaklaşık bir tazminata hükmedebilir. Yaralanan kişinin uğradığı zararlar (kazanç kaybı, tedavi masrafları vb.), ev eşyaları bedeli, yıkılan yapıdan zarar gören taşıtların maliklerinin zararları, yoksun kalınan kira bedeli maddi tazminat kalemleridir. Faiz, zararın oluştuğu tarihten itibaren işletilmesi talep edilmelidir. Manevi tazminat bir zenginleşme aracı olarak kullanılmamalıdır; hâkim takdir yetkisini kullanırken hakkaniyet ilkesini gözetir.

Bina yeniden inşa maliyetleri gibi somut zararların hesaplanması nispeten basit olsa da, "manevi tazminat" ve "destekten yoksun kalma tazminatı" gibi soyut ve geleceğe dönük zararların belirlenmesi benzersiz zorluklar sunmaktadır. Manevi tazminat sübjektiftir ve hâkimin takdirine bırakılırken, destekten yoksun kalma tazminatı, gelecekteki kazançlar, yaşam beklentisi ve bağımlılık gibi faktörlerin karmaşık aktüeryal hesaplamalarını gerektirir. Manevi tazminatın "zenginleşme aracı" olarak kullanılmaması ilkesi, yargısal takdiri yönlendirmektedir. Bu karmaşıklıklar, mağdurların bu zararları talep etme hakkına sahip olsalar da, bunların nicelendirilmesinin mahkemede sıklıkla çekişmeli olduğu anlamına gelir. Özellikle ağır duygusal travma veya can kaybı içeren durumlarda adil tazminat için sağlam uzman tanıklığı (örneğin, aktüerler veya psikologlardan) ve yargı içtihatlarının incelikli bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.

5.5. Zorunlu Deprem Sigortası (DASK) ve Özel Sigortaların Kapsamı

Zorunlu Deprem Sigortası (DASK), deprem ve depremden kaynaklanan yangın, infilak, tsunami ve yer kayması risklerine karşı konutları güvence altına alır. Ancak DASK'ın kapsamı sınırlıdır; bu nedenle özel sigorta poliçeleriyle ek teminatlar alınabilir. Sigorta şirketinin, rizikonun gerçekleşmesi sonucunda ödediği tazminatı, hasarın meydana gelmesine sebep olan diğer sorumlulara (müteahhit, belediye vb.) rücu etme şansı bulunmaktadır.

DASK, deprem riskini nüfus geneline yaymak ve temel finansal koruma sağlamak için bir kamu politikası çabasını temsil etmektedir. Ancak, kapsamının sınırlı olması, çoğu zaman zararların tam kapsamını karşılamadığını ve özel ek sigortaların gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sigorta şirketlerinin daha sonra nihai sorumlu taraflardan (müteahhitler, belediyeler, devlet) "rücu" (tazminat talebi) etme yeteneği, özel risk transfer mekanizmalarının bir köprü görevi görerek, başlangıçta mağdurları tazmin ettiğini ve ardından sorumlu tarafları takip ettiğini göstermektedir. Bu sistem, sigorta ödemeleri aracılığıyla anında rahatlama sağlarken, mali yükü rücu eylemleri yoluyla ihmalkâr taraflara geri yönlendirmektedir. Bu durum, mülk sahipleri için hem zorunlu hem de tamamlayıcı sigortanın önemini vurgulamaktadır, çünkü bu, uzun süreli davalara kıyasla finansal iyileşmeyi önemli ölçüde hızlandırabilir ve sigortacının rücu eylemleri aracılığıyla hesap verebilirliği sağlamaya devam edebilir.

Aşağıdaki tablo, deprem sonrası hukuki sorumlulukları karşılaştırmalı olarak özetlemektedir:

Tablo 2: Deprem Sonrası Hukuki Sorumlulukların Karşılaştırmalı Özeti

metin, menü, ekran görüntüsü içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

6. Sonuç

Deprem sonrası hukuki sorumluluklar, Türkiye'nin deprem gerçeğiyle yüzleşmesinde hayati bir öneme sahiptir. Müteahhitler, belediyeler ve devletin her birinin kendine özgü ve aynı zamanda kesişen sorumlulukları bulunmaktadır. Bu sorumlulukların etkin bir şekilde yerine getirilmesi, sadece zararların tazminini değil, aynı zamanda gelecekteki felaketlerin önlenmesini de sağlayacaktır.

Kategori: Hukuki Sorumluluklar
Etiketler: Yapay Zeka Hukuk Asistanı, Hukuk Veri Kütüphanesi, Hukuki Araştırmalar, Hukuki Sorumluluklar
LegalMind Logo
Copyright © 2026 LegalMind.
Tüm hakları saklıdır.
LegalMind Logo Band
Kurumsal